Doktor hatası (malpraktis) nedeniyle açılan ceza davaları, hekimin mesleki standartlara, güncel tıp bilimine ve özen yükümlülüğüne aykırı müdahalesi sonucunda hastada ölüm veya yaralanma meydana gelmesi hâlinde yürütülen cezai yargılama sürecidir. Bu davalarda temel soru, hekimin eyleminin komplikasyon mu yoksa kusurlu bir davranış mı olduğudur. Bu ayrım, uygulanan tanı ve tedavi yöntemlerinin hukuki denetimi olan Lex Artis’e uygunluk çerçevesinde belirlenir. Sağlık profesyonelinin bilgisizlik, deneyimsizlik veya ilgisizlik nedeniyle hastaya zarar vermesi hâlinde, Türk Ceza Kanunu uyarınca taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçları gündeme gelir. Hekimin kusur derecesine göre cezai sorumluluk doğar ve mahkeme, somut olayın özelliklerini dikkate alarak karar verir.
Malpraktis Bakımından Tıbbi Hata ile Beklenmedik Sonuç Arasındaki Fark Nedir?
Malpraktis, basitçe ifade etmek gerekirse “hekimliğin standartlara aykırı uygulanması” demektir. Ancak her kötü sonuç, her iyileşmeyen hasta veya her vefat malpraktis anlamına gelmez. Tıp, matematik gibi kesin sonuçlar veren bir bilim dalı değildir; aynı ilacı on hastaya uygularsanız, dokuzunda beklenen etki görülür, birinde ise beklenmedik bir yan etki ortaya çıkabilir. Bu noktada, yaşanan olumsuz etkinin tıbbi bir hata mı yoksa doğal ve beklenen bir komplikasyon mu olduğu değerlendirilmelidir.
Malpraktis, bir sağlık profesyonelinin (doktor, hemşire veya diğer sağlık personeli) tıbbi standartlara ve mesleki özen yükümlülüğüne aykırı davranışı olarak tanımlanır. Hukuki açıdan, malpraktis; işini bilen, özenli ve basiretli bir hekimin yerine getirmesi gereken temel mesleki yükümlülükleri ihlal etmesi durumunda söz konusu olur. Buradaki ölçüt, hekimin standart uygulamalara uygun hareket edip etmediğidir. Hekimden mükemmel bir performans beklenmez; ancak mesleki bilgi, güncel tıp standartlarına uygun davranış ve hastaya gösterilen özen hukuken gerekli asgari ölçüttür.
Hekimin bilgisizlik, deneyimsizlik veya ilgisizliği nedeniyle hastaya zarar vermesi hâlinde, hukuki sorumluluk doğar. Örnek olarak aşağıdaki eylemler tıbbi uygulama hatası kapsamında değerlendirilir:
- Hastanın şikayetlerini değerlendirmeden uygun tıbbi tetkikleri yapmamak veya tedavi uygulamamak,
- Cerrahi girişimde vücutta yabancı cisim bırakmak,
- Yanlış anatomik bölgede ameliyat yapmak.
Bu durumlarda hekimin, “elimden geleni yaptım” savunması geçerli değildir; çünkü uygulanan standart, tıp biliminin öngördüğü yükümlülüklerin altındadır.
Hukuk sistemi, hekimin sorumluluğunu belirlerken kusur ilkesini esas alır. Yani mahkeme, hekimin davranışının kusurlu ve hukuki açıdan sorumluluk doğuran bir davranış olup olmadığını inceler; her şey doğru yapılmış olmasına rağmen meydana gelen olumsuz sonuçlar malpraktis oluşturmaz. Bu değerlendirme sürecinde bilirkişi raporları ve tıbbi uzman görüşleri temel delil niteliğindedir. Sonuç olarak, malpraktis yalnızca tazminat talebinin temeli değil; aynı zamanda hekimin mesleki sorumluluğu ile hastanın hukuki haklarının kesiştiği bir alandır.
Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygun Sayılması İçin Gerekli Şartlar Nelerdir?
Kural olarak, bir kimsenin vücut bütünlüğüne müdahale edilmesi, kesici alet kullanılması veya vücut işleyişini etkileyecek ilaçlar verilmesi ceza hukuku bakımından hukuka aykırı fiil niteliğindedir. Ancak hekimler tarafından gerçekleştirilen bu tür müdahaleler, belirli şartların varlığı hâlinde “tıbbi müdahale” kapsamında değerlendirilir ve hukuka uygun kabul edilir.
Bir fiilin kasten yaralama kapsamında suç oluşturmaktan çıkıp hukuka uygun tıbbi müdahale sayılabilmesi için, doktrinde ve yargı uygulamasında kabul edilen dört temel şartın birlikte bulunması gerekir.
- Yetkili Kişi Tarafından Yapılması
Tıbbi müdahalenin, gerekli eğitim, diploma ve mesleki yetkiye sahip bir sağlık profesyoneli tarafından gerçekleştirilmesi zorunludur. Yetkisiz kişilerce yapılan müdahaleler, sonuç ne kadar başarılı olursa olsun, hukuka uygun kabul edilmez ve cezai sorumluluk doğurur.
- Tıbbi Gereklilik (Endikasyon)
Müdahalenin, tıbbi açıdan gerekli olması gerekir. Tıbbi endikasyon bulunmaksızın, yalnızca ekonomik saiklerle veya hastanın yersiz talebi üzerine yapılan, zarar doğurucu işlemler hukuka uygun sayılmaz.
- Aydınlatılmış Rıza
Hastanın, yapılacak müdahale hakkında yeterli şekilde bilgilendirilmesi ve özgür iradesiyle rıza göstermesi gerekir. Aydınlatılmış rıza, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun temel unsurlarından biridir.
- Lex Artis’e Uygunluk
Son şart, müdahalenin Lex Artis olarak ifade edilen tıp biliminin kabul ettiği kurallara uygun şekilde yapılmasıdır. Tıp sanatının kuralları; müdahale tarihinde geçerli olan bilimsel veriler ışığında kabul görmüş yöntemleri ifade eder. Hekim, bilimsel dayanağı olmayan, terk edilmiş veya deneysel yöntemleri keyfi biçimde uygulayamaz.
Bu kapsamda uygulanan tedavinin; bilimsel olarak kabul görmüş olması, güncel tıbbi literatüre dayanması, hastanın somut durumuna uygun olması beklenir. Bu dört şarttan herhangi birinin eksikliği hâlinde, tıbbi müdahale hukuka aykırı hâle gelir ve hekim açısından cezai sorumluluk gündeme gelebilir.
Tıbbi Komplikasyon ile Malpraktis Arasındaki Hukuki Fark Nedir?
Tıp ve hukuk dünyasında en çok tartışılan konulardan biri, hastaların anlamakta en çok zorlandığı soru şudur: “Bu bir tıbbi hata mı, yoksa komplikasyon mu?” Hekimler, günlük uygulamalarda sıkça komplikasyon terimini kullanır. Komplikasyon, tıbbi müdahale kusursuz şekilde yapılsa bile ortaya çıkabilen, öngörülebilen ancak her zaman önlenemeyen durumlardır. Literatürde bu durumlar “izin verilen risk” olarak tanımlanır.
Örnek vermek gerekirse: Tüm sterilizasyon kurallarına uyulmuş bir ameliyatta enfeksiyon gelişebilir; doğru dozda verilen bir ilaç, hastada alerjik reaksiyon yaratabilir. Bu tür durumlar tıbbın doğasında olan ve hekimin doğrudan kontrolünde olmayan risklerdir. Hukuk sistemi, izin verilen riskler (komplikasyonlar) çerçevesinde meydana gelen zararlardan dolayı hekimi sorumlu tutmaz. Hekimin yükümlülüğü, sonucu garanti etmek değil; mesleki standartlara uygun şekilde, elinden gelen en iyi çabayı göstermek ile sınırlıdır. Ancak burada hukuki açıdan önemli bir ayrım noktası vardır: Risk Yönetimi. Eğer bir hekim, gelişen bir komplikasyonu zamanında fark etmez, gerekli önlemleri almaz veya müdahale etmezse, o zaman durum malpraktis olarak değerlendirilebilir.
Komplikasyon örnekleri şunlardır:
- Enfeksiyon gelişimi
- Kanama
- Alerjik reaksiyonlar
- Yara iyileşmesinin gecikmesi
- Anesteziye bağlı yan etkiler
Bu tür durumlarda hekimin sorumluluğu bitmez; aksine, durumu fark edip, tıbbi standartlara uygun şekilde müdahale etmesi gerekir. Ancak komplikasyonu göz ardı ederek gerekli tıbbi değerlendirme ve tedavi sürecini yürütmezse, artık durum komplikasyon değil; ihmal ve malpraktis olarak değerlendirilir.
Kanıta Dayalı Tıp Nedir ve Malpraktis Davalarında Nasıl Bir Rol Oynar?
Eskiden tıp, daha çok usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen ve “hocam böyle yapardı, ben de uyguluyorum” anlayışıyla yürütülen bir meslekti. Günümüzde ise Kanıta Dayalı Tıp (KDT) kavramı, tıbbi uygulamaların hukuki sorumluluk açısından değerlendirilmesinde merkezi bir kriter hâline gelmiştir. Artık mahkemeler ve bilirkişiler, hekimin uyguladığı yöntemin sadece alışkanlık veya geleneksel uygulama olup olmadığına değil, güncel bilimsel kanıtlara uygunluğuna bakmaktadır.
Tıp sürekli değişen ve kendini yenileyen bir bilimdir. Beş yıl önce doğru kabul edilen bir tedavi, bugün eksik veya geçerliliğini yitirmiş olabilir. Bu nedenle bir hekimin “mezun olduğumda böyle öğretilmişti” demesi hukuken geçerli bir gerekçe oluşturmaz. Hekim, mesleki gelişmeleri takip etmek, güncel literatürü incelemek ve hastasına en güvenilir tedaviyi sunmakla yükümlüdür.
Hukuki süreçte, hekimin seçtiği tedavi yönteminin bilimsel dayanağı ve güncelliği sorgulanır. Eğer hekim, daha az riskli ve kanıtlanmış modern bir yöntem varken, riskli, eski ve geçerliliğini yitirmiş bir yöntemi uygularsa ve hasta bu nedenle zarar görürse, bu durum özen yükümlülüğüne aykırılık olarak değerlendirilir. Dolayısıyla malpraktis sadece teknik veya el becerisi hatası değildir; bilgi eksikliği ve güncel tıp standartlarının takip edilmemesi de hukuki sorumluluk doğuran bir hatadır.
Kanıta dayalı tıbbın hukuki denetimdeki kriterleri şunlardır:
- Tedavinin güncelliği
- Bilimsel kanıt düzeyi
- Güvenilirlik
- Alternatif yöntemlerin değerlendirilmesi.
Malpraktis Davalarında Hekimin Sorumluluğu Nasıl Belirlenir?
Ceza davalarında “kasıt” ve “taksir” ayrımı çok önemlidir. Kural olarak, hiçbir hekim, hastasına bilerek zarar vermez. Bu nedenle malpraktis davaları neredeyse her zaman taksir üzerinden, yani dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık kapsamında yürütülür. Ancak taksirin de farklı dereceleri vardır ve bu dereceler, cezanın ağırlığını belirler.
1. Basit Taksir (Bilinçsiz Taksir): Bu durumda hekim, sonucun olabileceğini öngöremez ama objektif olarak öngörmesi gerekir. Yani olay bir dalgınlık, unutkanlık veya dikkatsizlik sonucu meydana gelir.
Örnekler:
- Hastanın dosyasını tam incelemeden ilaç yazmak ve hastanın o ilaca bilinen bir alerjisi olması.
- Standart tahlilleri veya gerekli kontrolleri atlamak.
- Hekim, “ben fark etmedim” dese bile, kontrol etmediği için basit taksirle sorumlu olur.
2. Bilinçli Taksir: Bilinçli taksirde, hekim riski görür ve sonucu öngörür; ancak “bir şey olmaz” veya “kontrol ederim” gibi bir varsayımla riski göze alır. Burada hata, bilinçli olarak yapılan bir risk alma davranışıdır.
Örnekler:
- Alerji riskini bilmesine rağmen gerekli testleri yapmamak.
- Gerekli ekipman olmadan riskli bir ameliyat yapmak.
- Mesaiye yetişmek için prosedürü hızlandırmak.
- Hastanın uyarılarına rağmen kendi yöntemini uygulamak.
Bilinçli taksir durumunda ceza ve hukuki sorumluluk artar, çünkü hekim hatayı bilerek göze almıştır.
Malpraktis Davalarında İlliyet Bağı Hekimin Sorumluluğunu Nasıl Etkiler?
Bir ceza davasında hekimin sorumlu tutulabilmesi için sadece bir hata yapması yeterli değildir; aynı zamanda hastada meydana gelen zararın (ölüm veya yaralanma) doğrudan bu hatadan kaynaklandığının kanıtlanması gerekir. Hukukta bu duruma “illiyet bağı” veya “nedensellik bağı” denir. Malpraktis davalarında illiyet bağı, çoğu zaman en teknik ve tartışmalı aşamadır.
Örnekle açıklamak gerekirse, ağır kalp hastası bir hasta acil servise gelir ve doktor yanlış bir ilaç uygular. Hasta kısa süre sonra hayatını kaybeder. Doktor hatalıdır; peki bu durumda doktor taksirle öldürme suçundan sorumlu mudur? Cevap, illiyet bağında gizlidir. Eğer yapılan otopsi ve tıbbi incelemelerde, “Doktor doğru ilacı verseydi bile hasta kalp krizinin doğal süreci nedeniyle ölecekti” denirse, illiyet bağı kesilmiş olur. Bu durumda doktor, idari veya mesleki sorumluluk alabilir, fakat ceza sorumluluğu doğmaz. Ceza hukukunda ayrıca “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi geçerlidir. Yani ölümün doktorun hatasından mı yoksa hastalığın doğal seyrinden mi kaynaklandığı net olarak belirlenemiyorsa, bu belirsizlik hekimin lehine yorumlanır. Ancak hekimin hatası, ölüm riskini artırmış veya hastanın hayatta kalma şansını azaltmışsa, illiyet bağı kurulmuş sayılır ve hukuki sorumluluk doğar. Bu nedenle malpraktis davalarında, hekimin hatası kadar bu hatanın zarara etkisi de dikkatle değerlendirilir.
Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun Görevleri Nelerdir?
Mesleki Sorumluluk Kurulu, Sağlık Bakanlığı bünyesinde 2022 yılında kurulmuştur. Kurul’un mevzuat gereği iki önemli görevi bulunmaktadır. İlk görevi sağlık personellerinin soruşturma iznine ilişkindir. Buna göre Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesinde yer alan soruşturma usulüne tabi olan sağlık personeli hariç olmak üzere, kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde görevli sağlık personelinin sağlık mesleğinin icrası kapsamında bulunan tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalarda soruşturma izni verme yetkisi Kurul’a aittir. Buna göre, Kurul’un oluşturulmuş olması Devlet üniversitesi hastanelerinde görevli sağlık personeli için ceza soruşturmalarının usulü açısından bir fark oluşturmamıştır. Öte yandan, Kurul’u ikinci görevi ise idarenin sağlık hizmetlerindeki sorumluluğu nedeniyle idare mahkemesi kararı sonucunda ödediği tazminat miktarını, olayda ilgisi bulunan sağlık personeline rücu etmesine dairdir. İdarenin ödediği tazminatın söz konusu personele rücu edilip edilmeyeceğine veya edilecekse ne kadarlık kısmının rücu edileceğine Kurul karar vermektedir. Ancak bunun için ilgili personel hakkında aynı olayla ilgili görevi kötüye kullanma suçundan kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı bulunmalıdır. Böyle bir karar bulunmuyorsa Kurul’un rücuya dair bir inceleme yapması söz konusu olmaz.
Kamu Sağlık Kurumları ile Özel Sağlık Kuruluşlarındaki Malpraktis Davalarında Süreç Nasıl İlerler?
Hekimin çalıştığı kurum, yargılama sürecinin başlangıcını doğrudan etkiler. Sağlık personelinin sağlık mesleğinin icrası kapsamında gerçekleştirdiği tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılacak soruşturmalarda, soruşturma izni Mesleki Sorumluluk Kurulu (MSK) tarafından verilir. Bu mekanizma, hekimin her memnuniyetsizlikte doğrudan yargı sürecine muhatap olmasını engellemek ve hukuka uygun bir inceleme süreci sağlamak amacıyla kurulmuştur.
Üniversite hastanelerinde çalışan sağlık personeli açısından durum şudur:
- Öğretim üyeleri (profesör, doçent, yardımcı doçent) 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesi uyarınca özel soruşturma usulüne tabidir; ceza soruşturması açılmadan önce rektörlük üzerinden soruşturma yapılır.
- Diğer sağlık personeli (uzman doktor, pratisyen hekim, hemşire vb.) ise Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun soruşturma izni mekanizmasına tabidir.
- Kurul, söz konusu işlemin tıbbî açıdan hatalı veya ihmal içerip içermediğini değerlendirir. Hata veya ihmal emaresi görülürse savcılığa soruşturma izni verilir; aksi hâlde dosya kapatılır.
Adli Tıp Kurumu Raporu veya Bilirkişi Raporu Mahkemede Ne Kadar Etkilidir?
Hakimler dava sürecine, savcılar ise soruşturma ve kovuşturma usullerine hakimdir; ancak hiçbiri bir tıbbi müdahalenin teknik detaylarını, uygulama yöntemlerini veya kullanılan tedavi protokollerini kendi başına değerlendiremez. Ceza davalarında mahkemenin temel dayanağı, Adli Tıp Kurumu veya ilgili uzmanlar tarafından hazırlanan raporlardır. Bu davalar, teknik bilirkişi raporları üzerinden yürütülür.
Mahkeme, tüm hasta dosyasını, ameliyat notlarını, tahlilleri ve ifadeleri Adli Tıp Kurumu’na veya üniversitelerin ilgili uzman heyetlerine gönderir. Uzmanlar, olayı tıbbi açıdan detaylı şekilde inceler ve şu sorulara bilimsel yanıt verir:
- Doktorun yaptığı işlem o günün tıbbi standartlarına uygun muydu?
- Ortaya çıkan sonuç bir komplikasyon mu, yoksa malpraktis mi?
- Ölüm veya yaralanma ile doktor hatası arasında illiyet bağı var mı?
Mahkeme kararı büyük ölçüde bu rapora dayanır. Rapor “hekim kusursuzdur, komplikasyondur” derse, hekim genellikle beraat eder. Rapor “hekim kusurludur, standart dışı işlem yapmıştır” derse, ceza kaçınılmaz olur. Bu nedenle raporun netliği, tutarlılığı ve bilimsel dayanağı son derece önemlidir.
Raporlarda incelenen temel unsurlar şunlardır:
- Tıbbi kayıtların düzenliliği
- Tanı ve tedavi yönteminin uygunluğu
- Müdahale ve uygulama zamanlamasının doğruluğu
- Hekimin özen yükümlülüğüne uyumu
Aydınlatılmış Onam Neden Önemlidir?
Pek çok hasta, tıbbi işlem öncesinde kendilerine verilen uzun formları okumadan imzalar. Hekimler de yoğunluk nedeniyle bunu bazen bir formalite olarak görebilir. Aydınlatılmış Onam, hem hekimin hukuki korunmasını sağlayan temel araçlardan biri hem de hastanın bilgilendirilmiş olarak karar verme hakkının bir yansımasıdır. Onamın asıl anlamı şudur: “Bana yapılacak işlemi, olası risklerini, alternatif tedavi seçeneklerini, başarı olasılığını ve beklenebilecek olumsuz sonuçları anladım ve kabul ediyorum.”
Ceza hukuku açısından, hastanın aydınlatılmış onamı olmadan yapılan her tıbbi müdahale, sonuç başarılı olsa bile vücut bütünlüğüne müdahale olarak değerlendirilir. Hekim, hastasını anlaşılır bir dille, karmaşık tıbbi terimlere boğmadan bilgilendirmekle yükümlüdür. Örneğin: Ameliyat öncesi, “Bu operasyon sonrası %5 felç riski vardır” denip hasta bunu kabul etmişse ve felç gelişirse, eğer hekim tıbbi standarda da uygun davranmışsa sorumluluk doğmaz. Ancak hekim bu riski açıklamaz, saklar veya önemsiz gibi gösterirse, hasta bu ihtimale rıza göstermiş sayılmaz. Bu durumda normalde komplikasyon sayılacak bir sonuç gerçekleşse bile, hekim aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmediği için hukuki sorumluluk doğabilir.
Özellikle acil olmayan işlemler, estetik operasyonlar gibi durumlarda mahkemeler aydınlatma yükümlülüğünü daha katı şekilde arar.
Aydınlatmanın geçerli sayılması için gerekenler şunlardır:
- Hastanın anlayabileceği dilde bilgi verilmesi
- İşlemle ilgili tüm risklerin açıkça belirtilmesi
- Alternatif tedavi seçeneklerinin sunulması
- Rızanın baskı altında olmadan, özgür iradeyle verilmesi.
Hastaneye yatarken önüne konan sayfalarca kağıdı okumadan imzalar. Hekimler de bazen yoğunluktan bunu bir formalite gibi görebilir. Ancak “Aydınlatılmış Rıza”, hekimin en büyük sigortası, hastanın da en büyük hakkıdır. Rıza, sadece “ameliyatı kabul ediyorum” demek değildir. “Bana ne yapılacağını, risklerini, alternatiflerini, başarı şansını ve olası kötü sonuçları anladım, kabul ediyorum” demektir.
Ceza hukuku açısından, aydınlatılmış rıza olmadan yapılan her müdahale, sonucu başarılı olsa bile, teknik olarak vücut bütünlüğüne saldırıdır. Hekim, hastasını anlayabileceği bir dilde, terimlere boğmadan bilgilendirmek zorundadır. “Bu ameliyatın sonunda %5 felç riski var” denilip hasta bunu kabul ettiyse ve felç gelişirse (eğer hekim hatası yoksa), hekim sorumlu olmaz. Çünkü hasta bu riski bilerek onaylamıştır.
Ancak hekim bu riski söylemezse, saklarsa veya önemsiz gibi gösterirse, hasta rıza göstermiş sayılmaz. Bu durumda normalde komplikasyon sayılacak bir durum gelişse bile, hekim “hastayı aydınlatmadığı” için sorumlu tutulabilir. Özellikle estetik operasyonlar gibi acil olmayan durumlarda, mahkemeler aydınlatma yükümlülüğünü çok daha katı bir şekilde arar.
Aydınlatmanın geçerli sayılması için gerekenler şunlardır:
- Hastanın anlayacağı dilin kullanılması
- Risklerin açıkça belirtilmesi
- Alternatif tedavi seçeneklerinin sunulması
- Rızanın baskı altında olmadan özgürce verilmesi

1976 yılında İzmir’de doğan Doç. Dr. Sezgi ÖKTEM SONGU ortaöğretim ve lise eğitimlerini İzmir Saint Joseph Fransız Lisesi’nde tamamladı. 1994 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1998 yılında bitirdi ve 1999 yılında İzmir Barosu’na kayıtlı avukat oldu. Aynı yıl Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Anabilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak atandı.
T.C. Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı resmi sicile kayıtlı arabulucu olarak görev yapmakta olan Doç.Dr. Sezgi ÖKTEM SONGU, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku’nun yanı sıra Sağlık Hukuku ve Tüketici Hukuku alanlarında da uzman arabulucudur.
Doç. Dr. Sezgi ÖKTEM SONGU, evli ve iki çocuk (Ayşe SONGU-2007 ve Selim SONGU-2014) annesi olup halen Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi, avukat ve arabulucu olarak çalışmalarına devam etmektedir.
